William Shakespeare, insan ruhunun o zifiri karanlık labirentlerine bakıp haykırırken zamanı ve mekânı aşan mutlak bir hakikati dile getirmişti: "Cehaletten başka karanlık yoktur."
İngiltere tarihinin belki de en kanlı, en çalkantılı ve vicdanları yaralayan çağı olan Tudor Hanedanlığı dönemi; cehaletin, taht saplantısının, kör bir kibir ile insan hırsının birleştiğinde nasıl devasa bir yıkım makinesine dönüştüğünün somut kanıtıdır. İktidar hırsıyla yakılan mabetler, celladın baltasına ve kılıcına gönderilen masum hayatlar ve bir erkeğin soyunu devam ettirme hevesi uğruna hezeyana sürüklenen bir halk. Zamanın o acımasız ve durdurulamaz nehrinde hepsi birer birer yok olup giderken, geriye sadece insanın o fani hırslarının ne kadar boş, zavallı ve manasız olduğu gerçeği kaldı.
Tudor döneminin merkezinde, kendi şahsi arzularını Tanrı’nın ve devletin hukukunun önüne koyan VIII. Henry durur. Dönemin en büyük körlüğü ve zihnî cehaleti şuydu: bir kadının, bir kız çocuğunun devleti yönetemeyeceğine, bir hanedanı ayakta tutamayacağına duyulan sarsılmaz ve sığ bir inanç. VIII. Henry, bir erkek mirasçı saplantısı uğruna adeta bir neslin ve altı kadının hayatını cehenneme çevirdi.
Henry’nin ilk eşi, İspanyol prensesi Aragonlu Catherine’di. Yıllarca süren evliliklerinde pek çok çocuk doğdu fakat sadece bir kız çocuk, ileride Kanlı Mary olarak anılacak olan Mary, hayatta kalabildi. Henry için bir kız çocuğu "hiçbir şey" demekti. Kadının yaşlandığını ve artık erkek evlat veremeyeceğini düşünen Henry, Catherine’i bir kenara atmak ve evliliği feshetmek istedi.
Henry, sarayın zeki ve çekici nedimesi Anne Boleyn’e tutuldu. Ancak Katolik Kilisesi ve Papa, Catherine ile olan kutsal evliliğin feshedilmesine izin vermedi. İşte tam bu noktada Henry’nin o bencillikle beslenen cehaleti patlak verdi. Sırf evlenebilmek ve bir erkek çocuk sahibi olabilmek için tüm krallığı Katolik Kilisesi’nden kopardı, kendini İngiltere Kilisesi’nin tek başı ilan etti. Yüzyıllardır ayakta duran asırlık manastırları yaktı, yıktı; paha biçilemez kütüphaneleri, kutsal mekânları yerle bir ettirdi. Dinî reform kılıfı altında tarihi ve kültürü katletti.
Fakat Anne Boleyn de ona bir erkek çocuk veremedi; doğan çocuk bir başka kız, yani Elizabeth oldu. Gözü dönen Henry, saplantısına kurban ettiği Anne Boleyn’i zina ve vatana ihanet iftiralarıyla Londra Kulesi’ne hapsettirdi. 1536 mayısının o sabahında kadının boynunu, İngiliz baltası yerine Calais’ten özel olarak getirtilen bir cellâdın kılıcıyla kestirdi.
format_quote"Bir kız çocuğunun devleti yönetemeyeceğine duyulan sığ inanç, bir yüzyılın en pahalı cehaleti oldu."
Hasan Bekmezci
Anne Boleyn’in idamının üzerinden henüz günler geçmişken Henry, Jane Seymour ile evlendi. Jane ona nihayet beklediği erkek evladı, Edward’ı verdi. Fakat kaderin cilvesine bakınız ki, Henry’nin uğruna dünyayı yaktığı bu doğumdan on iki gün sonra Jane Seymour loğusa hummasından öldü.
Siyasi bir ittifak uğruna Alman prensesi Clevesli Anne ile evlendi. Ancak onu ilk gördüğünde beğenmedi, dokunmadı ve altı ay içinde bu evliliği de feshederek kadını saraydan uzaklaştırdı. Krala mal edilen o meşhur "Flanders kısrağı" benzetmesi aslında olaydan iki yüzyıl sonra kâğıda geçmiştir ve Henry’nin ağzından çıktığına dair çağdaş tek bir kayıt yoktur. Rivayetin bu kadar kolay tutunması bile, kralın kadınlara bakışının hafızalarda bıraktığı izi anlatır.
Henry iyice yaşlanmış, bacağındaki iltihaplı yaralar yüzünden öfkeli ve patlamaya hazır bir canavara dönüşmüştü. Kendinden onlarca yaş küçük Catherine Howard ile evlendi. Ancak genç kadının saraydaki geçmiş bağlarını bahane ederek 1542 şubatında onu da Kule’nin avlusunda celladın baltasına gönderdi. Giyotin daha icat edilmemişti; Tudor İngilteresi’nde başlar baltayla, ayrıcalıklı bir merhamet gösterildiğinde de kılıçla kesiliyordu.
Henry’nin son döneminde ona hem hemşirelik hem de eşlik eden Catherine Parr, kralın ölümüne kadar hayatta kalmayı başaran tek kadın oldu. Henry, sırf soyunu devam ettirecek bir erkek çocuk uğruna İngiltere’yi yakıp yıktı, Protestanlığı cebren getirdi, binlerce insanı zindanlara attırdı ve eşlerinin kanına girdi.
VIII. Henry öldüğünde, uğruna o kadar cana kıydığı oğlu VI. Edward henüz dokuz yaşında tahta çıktı. Ancak kader, Henry’nin tüm o kibirli ve zalimce planlarıyla dalga geçer gibiydi: Edward hastalıklı bir çocuktu ve henüz on beş yaşındayken veremden hayatını kaybetti.
Henry’nin "bir kadın yönetemez" diyerek hor gördüğü, yok saydığı, hatta zindanlara kapattırdığı kız çocukları için hesap vakti gelmişti.
Henry’nin ilk yıktığı kadın olan Catherine’in kızı Mary tahta geçti. Babasının Protestan yaptığı ülkeyi tekrar Katolik yapmak için gözünü kararttı. Babasının hiddetini devralmış gibiydi; üç yıl içinde yaklaşık üç yüz Protestanı diri diri direklerde yaktırdı. Tarihe Kanlı Mary olarak geçen bu kraliçe, babasının açtığı dinî yaranın intikamını kendi halkından aldı.
Henry’nin başını kestirdiği Anne Boleyn’in kızı Elizabeth ise ablası Kanlı Mary döneminde vatana ihanet şüphesiyle Londra Kulesi’ne kapatıldı. 1554 baharında, iki ay boyunca taş duvarlar arasında her an idam edileceği günü bekledi. Sonra Woodstock’a alınıp orada bir yıl daha göz hapsinde tutuldu. Dört yıl sonra, 1558 kasımında ablasının ölümüyle İngiltere tahtına oturdu.
Babasının hor gördüğü, annesini katlettiği o kız çocuğu; akılla, diplomasiyle ve yüksek bir dirayetle ülkeyi kırk beş yıl yönetti. 1588’de İspanyol Donanması’nı mağlup etti, sanatı, Shakespeare’i ve edebiyatı şahlandırdı ve İngiltere tarihinin en parlak Altın Çağı’nı inşa etti. Kralların ve fütursuz erkeklerin yapamadığını, zindandan çıkan o kadının zekâsı başardı.
format_quote"Kralların ve fütursuz erkeklerin yapamadığını, zindandan çıkan o kadının zekâsı başardı."
Hasan Bekmezci
Londra’daki National Portrait Gallery’nin loş koridorlarında yürürken, duvarda asılı duran o eşsiz panonun karşısında durduğunuzda tarihin ve insan hayatının özetiyle baş başa kalırsınız. 1596 civarında, Elizabeth dönemi diplomatı Sir Henry Unton’ın anısına dul eşi Dorothy tarafından yaptırılan bu tablo, klasik bir portreden çok daha fazlasıdır; adeta zamanın akışını donduran biyografik bir alegoridir.
Panonun sağ tarafında Sir Henry’nin doğum anı ve çocukluğu resmedilmiştir. Merkeze doğru ilerledikçe onun eğitimi, Fransa sarayındaki diplomasi görevleri, ihtişamlı ziyafetleri, müzik meclisleri ve şatafatlı hayatı yükselir. Tablonun tam ortasında ise masasında oturan, yaşamının zirvesindeki Sir Henry durur.
Tablonun sol tarafına doğru bakıldığında ise hikâye hüzünlü bir sona erer. Hastalık yatağı, cenaze alayı ve en sol köşede mermer bir anıt mezar içinde yatan cansız bedeni resmedilmiştir.
Aynı adamın bir başka portresi, yaşarken yaptırdığı 1586 tarihli o kibirsiz büst, bugün Tate’in koleksiyonundadır. İki tabloyu yan yana düşünmek insanı sarsar: birinde otuz yaşında, dipdiri, kürklü ve gururlu bir adam vardır; ötekinde ise aynı adamın bütün ömrü, doğumundan mezarına kadar, tek bir ahşap yüzeyin üzerine sığdırılmıştır.
Bu pano, Tudor ve Elizabeth çağının mantığını, hayatın ne kadar kısa ve fani olduğunu tek bir tuval üzerinde gözler önüne serer. VIII. Henry gibi krallar, o resmin ortasındaki şatafat ve iktidar kısmında sonsuza kadar kalacaklarını sandılar. Sırf bir tahta sahip olmak, ismi bir soy kütüğünde yazsın diye dünyayı cehenneme çevirdiler. Oysa tablonun sol köşesindeki o bir avuç mermer mezar; kralın da, celladın da, hapsedilen kraliçenin de eşitlendiği son duraktı. İnsan hırsı ne kadar büyük olursa olsun, zaman karşısında zavallı bir çırpınıştan ibarettir.
format_quote"Tablonun sol köşesindeki mermer mezar; kralın da, celladın da, hapsedilen kraliçenin de eşitlendiği son duraktır."
Hasan Bekmezci
Tudor Hanedanlığı’nın o kanlı, fırtınalı, felsefi ve zamana yenik düşen hikâyesi; adını tam da bu krallıktan alan saat markasının elinde mikromekanik bir anıta dönüşür. Hans Wilsdorf markayı 1926’da kurarken ona İngiltere’nin en çalkantılı hanedanının adını verdi ve Monarch, bu kataloğun yarım yüzyıla yayılan isimlerinden biri oldu. Marka, yüzüncü yılında o ismi arşivden çıkardı.
Kadranın üzerindeki dikey fırçalanmış koyu şampanya tonu, saray salonlarının ve taht odalarının o ağır ve ihtişamlı atmosferini çağrıştırır. Tudor bu yüzeyin dokusunu papirüse benzetir; ışığa göre renk değiştiren bu doku, tıpkı Tudor Hanedanlığı’nın sürekli değişen çalkantılı kaderi gibi bir derinlik sunar.
Kadranı okurken gözünüze takılan asıl tuhaflık, rakamların iki ayrı alfabeden gelmesidir. Onun, on birin ve ikinin yerinde Romen rakamları durur; dördün, beşin, yedinin ve sekizin yerinde ise Arap rakamları oturur. Saatçilikte buna yanılmaz kadran denir ve süs olsun diye doğmamıştır. Otuzlu yılların sonunda, bir pilotun ya da bir askerin kadrana yarım saniye bakıp saati asla ters okumaması için tasarlanmıştır. On iki yönünde ise rakam yerine Tudor kalkanı oturur; markanın kendi amblemi olan bu kalkanda hanedanlığın gücünü ve zamana karşı koyma arzusunu okumak mümkündür. Kadranın ortasındaki Monarch yazısı ise o fırtınalı geçmişi doğrudan çağırır.
Altı yönünde yer alan dairesel guilloché işlemeli küçük saniye kadranı, zamanın şaşmaz doğruluğunu gözle görülür kılar; üzerindeki Master Chronometer imzası ise bunu belgeler. Krallar emreder, kraliçeler idam edilir, imparatorluklar yıkılır; fakat zamanın o küçük saniye çarkı, hiç kimsenin hırsına boyun eğmeden tıkır tıkır dönmeye devam eder.
Bu hassasiyetin arkasında iki ayrı sınav durur. İlki COSC’tur; İsviçre resmî kronometre enstitüsü, kasaya girmemiş çıplak mekanizmayı iki farklı sıcaklıkta, altı ayrı konumda ve güç rezervinin hem yüzde yüzünde hem yüzde otuz üçünde ölçer. İkincisi ise METAS’ın Master Chronometer testidir ve saati çıplak değil, tam takım, kasasına yerleştirilmiş hâliyle sınar. On beş bin gaussluk manyetik alanın içinden geçirir, yüz metrelik su geçirmezliğini ve altmış beş saatlik güç rezervini ayrıca doğrular. METAS sertifikalı bu hassasiyet, insan hırsına karşı zamanın zaferidir.
Kasanın içinde Tudor’un kendi manüfaktür kalibresi MT5662-2U atar. Otuz iki taşlı, çift yönlü rotorlu bu otomatik mekanizma safir arka kapaktan izlenir; köprülerinde Cenevre şeritleri ve perlaj, rotorunda ise on sekiz ayar altın kakma vardır. Saat beş yıllık ve devredilebilir bir garantiyle satılır ve periyodik bakım kontrolü şartı taşımaz.
Keskin hatlara sahip fırçalanmış ve parlatılmış faset çelik kasa ile iki halkalı entegre bilezik yapısı; Londra Kulesi’nin o soğuk taş duvarlarını, zırhları ve geçit vermez kale surlarını anımsatır. Bileziğin T-fit kilidi, bileğin gün içinde şişmesine karşı alet gerektirmeden birkaç milimetre ayarlanır.
National Portrait Gallery’deki o panoda resmedildiği gibi; doğarız, yaşarız ve ölürüz. VIII. Henry’nin krallığı yok olup gitti, surlar yıkıldı, tahtlar tozlandı. Ancak zaman durmadı. Onu durduran da, yavaşlatan da, geri alan da olmadı; çünkü zamanın sahibi, onu yoktan var eden Yaratıcı’dır ve mülkünü hiçbir hükümdarla paylaşmaz.
Tudor Monarch, bileğinizde sadece saat ile dakikayı göstermez. İnsan hırsının ne kadar boş olduğunu, cehaletin yıkıcılığını ve krallara bile diz çöktüren zamanın o mutlak, şaşmaz hükümdarlığını her saniye fısıldar.
format_quote"Zamanın sahibi, onu yoktan var eden Yaratıcı’dır ve mülkünü hiçbir hükümdarla paylaşmaz."
Hasan Bekmezci
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Tudor, Monarch M2639W1A0U-0001