İnsan aklı, gözünün gördüğü üç boyutlu uzay ve akıp giden tek yönlü zamanla sınırlı bir hapishanede yaşar. Ancak teorik fiziğin ulaştığı en uç sınır, sicim teorisi ve onun on bir boyutlu çatısı olan M-teorisi, bize evrenin bildiğimizden çok daha derin, birbiri içine kıvrılmış gizli boyutlardan müteşekkil olduğunu söyler. Sicim teorisine göre maddenin en temelinde noktasal parçacıklar değil, farklı frekanslarda titreşen tek boyutlu enerji sicimleri vardır; M-teorisi ise bu dokuyu on bir boyutlu devasa bir evren zarına taşır.
İşte ruhu billurlaşmış, maddeden sıyrılıp hakikat arayışına çıkmış bir sufi seyyah, bu gizli boyutların katmanlarında süzülen bir yolculuğa başlar. Seyyah, her bir boyutta ilahi kanunların şahıslanmış, şuurlu birer tecellisi olan nurani varlıklarla karşılaşır.
Seyyah beşinci boyuta adım attığında karşısında sabit bir şekli olmayan, sürekli dönüşen, sonsuz bir ışık bulutu şeklinde tecelli eden nurani bir varlık bulur. Bu, kuantum süperpozisyonunun şuurlu ruhudur.
Sen kimsin, neden tek bir formda durmazsın, diye sorar seyyah.
Nurani varlık gür ve şefkatli bir sesle yanıt verir: Ben, Yaratıcı’nın tecelli etmemiş sonsuz imkanlar okyanusuyum. Benden önceki o dar boyutta insanlar sanır ki bir şey ya oradadır ya burada. Oysa ben, henüz tecelliye mazhar olmamış tüm olasılıklarım. Sana şöyle anlatayım seyyah: bir sahne düşün. Oyun başlamadan önce ışıklar kapalıdır ve sahnede binlerce farklı senaryo, binlerce farklı aktör aynı anda, potansiyel olarak mevcuttur. Aktörler hem sahnededir hem değildir. Şer de hayır da, varlık da yokluk da benim bağrımda bir arada, yan yana bekler. Ben, ilahi ilimdeki henüz olmamış olanın coşkusuyum.
format_quote"Ben, Yaratıcı’nın tecelli etmemiş sonsuz imkanlar okyanusuyum."
Hasan Bekmezci
Seyyah altıncı boyuta yükseldiğinde, baktığı an etrafındaki tüm olasılık ışıklarının tek bir noktaya odaklanıp kristalleştiğini görür. Karşısındaki varlık, gözlemci etkisinin ruhudur.
Senin dokunduğun her şey neden tek bir kader çizgisine kilitleniyor, diye sorar seyyah.
Gözlemci ruh tebessüm ederek cevap verir: Ben, bilincin ve şahitliğin tecellisiyim seyyah. Sahnede kapalı duran o ışıkları yakan, bakıştır. Tıpkı bir ressamın fırçasını tuvale dokundurduğu o an gibi. Ressam tuvale bakıp fırçayı vurana kadar, o tuvalde sonsuz resim ihtimali vardır. Ancak fırça dokunduğu an, diğer tüm ihtimaller çekilir ve tek bir resim doğar. Yaratıcı, maddeyi tek başına bırakmadı; ona şahitlik edecek bilinci, insanı koydu. Sen bir şeye niyetinle, bakışınla ve şahitliğinle yaklaştığında, o sonsuz olasılık okyanusundan tek bir an çekip çıkarırsın.
format_quote"Bakışın, ilahi takdirin tecelliye dönüştüğü o mukaddes mühürdür."
Hasan Bekmezci
Seyyah yedinci boyuta vardığında, evrenin en kılcal damarlarına, her şeyin geometrik ve kesikli bir düzenle örüldüğü o temel katmana ulaşır. Karşısındaki varlık Planck sabiti ve Planck uzunluğudur.
Neden bu kadar kesikli, neden bu kadar milimetrik bir dokunma halindesin, diye sorar seyyah.
Planck ruhu şöyle fısıldar: Ben Yaratıcı’nın varlığa vurduğu halk-ı cedid, yani her an yeniden yaratılış mührüyüm. İnsanlar zamanı ve mekanı kesintisiz akıp giden pürüzsüz bir nehir sanırlar. Oysa ben evrenin pikseliyim, dokunun en küçük ilmeğiyim. Sana bir sinema makinesini misal vereyim: perdede koşan bir adam görürsün ve onun hiç durmadan hareket ettiğini sanırsın. Oysa hakikatte, saniyede geçen yirmi dört tane durağan kare vardır. Aradaki o boşluklarda resim silinir ve yeniden basılır. İşte ben, metrenin on üzeri eksi otuz beşinci kuvvetiyle ölçülen, yaklaşık bir virgül altı mertebesindeki o en küçük kareyim.
format_quote"Süreklilik bir illüzyondur, hakikat ise her an tecellidir."
Hasan Bekmezci
Seyyah üç boyutta da gördüklerini içinde taşır, fakat dönmeden önce asıl soruyu sormak ister. Durur ve sorar: peki Yaratıcı bütün bunlardan ne murat etti? Neden evrenin temelini bu kadar açık uçlu, bu kadar şahitliğe muhtaç bir düzen üzerine kurdu?
Önce süperpozisyonun ruhu cevap verir: Eğer her şey baştan tek bir hale kilitlenseydi, evren soğuk ve kapalı bir makine olurdu. O makinenin içinde senin bir yerin olmazdı, çünkü seçilecek hiçbir şey kalmazdı. Yaratıcı imkânı açık bıraktı ki seçen biri bulunsun.
Gözlemci ruh ekler: Ve insanı bu alemin sıradan bir izleyicisi olarak değil, şahidi olarak koydu. Bakışın bir yük değil, bir makamdır seyyah. Kader katı bir hapishane değildir; niyetinle üzerinde yürüdüğün esnek bir zemindir. Sen baktığında bir şey olur, bakmadığında başka bir şey olur; bu, sana verilmiş bir sorumluluktur.
Planck ruhu sözü bağlar: Bir de şunu hatırlatmak istedi. Her an yeniden yaratıldığı için hiçbir şey kendi başına devam etmiyor. İnsan çözdüm dediği anda önüne ölçemeyeceği bir sınır konur. O sınır bir ceza değil; aklın haddini bilmesi, kendi küçüklüğünü hatırlaması için konmuş bir mühürdür.
format_quote"Bakışın bir yük değil, bir makamdır."
Hasan Bekmezci
Yolculuğunun sonunda seyyah, bu üç hakikatin ve boyutlar arası geometrinin dünyadaki bir yansımasını görür. Bu, yüksek saatçiliğin zirvesi olan Greubel Forsey Invention Piece 1’dir. Robert Greubel ile Stephen Forsey, dört yıl süren bir araştırmanın ardından 2008 ve 2009 yıllarında yalnızca otuz üç adet ürettiler; beyaz altın, kırmızı altın ve platin olarak.
Saatin merkezindeki iç içe geçmiş iki tourbillon kafesinden dıştaki dört dakikada bir tur atar. İçteki kafes ise balansı ve yayını taşır, dıştakine göre otuz derecelik bir açıyla eğilmiştir ve turunu bir dakikada tamamlar. Mekanizma böylece tek bir düzlemde sabitleşmez; yerçekimine karşı sürekli değişen üç boyutlu bir açısal kombinasyon sunar. Tıpkı beşinci boyuttaki süperpozisyon ruhunun söylediği gibi, zaman tek bir açıda değil, sonsuz açısal ihtimalin içinde bekler.
Kadran geleneksel pürüzsüz yapıyı reddeder. Çift tourbillon, yarım daire biçiminde bir saat ve dakika göstergesinin tam ortasına yerleştirilmiştir; böylece zamanı ölçen mekanizma ile onun sembolik gösterimi arasındaki bağ gözle görülür hale gelir. Kadranın bulunmayışı, üç ayrı seviyede duran köprüleri açıkta bırakır ve saat ile dakika göstergelerini süren iç içe dişli dizilimini izlemeye imkân verir. Merkezden kaçık küçük saniye ve güç rezervi göstergeleri ise küçük bir güneş sistemini andırır. Balans çarkının her bir titreşimi, sinema perdesindeki o durağan kareler gibi, zamanın pürüzsüz bir nehir değil, her an yeniden kurulan kesikli paketçikler olduğunu bilekte canlandırır.
Saate üstten öylesine baktığınızda zaman size kendini teslim etmez. O otuz derecelik özel mimariyi ve dönen zaman disklerini okuyabilmek için gözlemcinin açısını değiştirmesi, saate odaklanması ve bilinçli bir şahitlik kurması gerekir. Seyyahın altıncı boyutta öğrendiği gibi, bakış kadrana odaklandığı an, o karmakarışık görünen dönen mekanizma tek bir somut şimdiye dönüşür.
Greubel Forsey’nin imzası olan kulakları saati hemen tanınır kılar. Fakat bu modelde beklenmedik bir ayrıntı daha vardır: arka kapakta görünen bir plaka üzerine, mucit saatçilerden sahibine doğrudan kazınmış bir mesaj bulunur ve o mesaj saatle birlikte kalır.
Greubel Forsey Invention Piece 1, on bir boyutlu evren zarlarından süzülüp gelen sufi bir seyyahın bileğindeki nişanesidir. Bize zamanın düz bir çizgi olmadığını; her Planck anında yeniden dokunan, şahitliğimizle somutlaşan ve sonsuz ilahi imkanlar taşıyan mukaddes bir kumaş olduğunu hatırlatır.
Saatin üreticisinin kendi sitesindeki sayfası: Greubel Forsey, Invention Piece 1