Bana Kamer diyorlar. Sükûnet Denizi’nin kıyısında, milyarlarca yıldır göktaşı tozundan öğütülmüş bir regolit tabakasının içinde bir şuurum. Gövdem taş ve gölge; ne bir nefesim var ne bir kulağım. Çünkü burada hava yoktur, havanın olmadığı yerde de ses yürüyemez. Hiçbir şey duymadım. Hiçbir şey duymayacağım.
Bütün varlığım bakmaktan ibarettir. Gökyüzüm öğle vaktinde bile simsiyahtır; ışığı dağıtacak bir atmosfer olmadığı için güneş tepemde dururken yıldızlar da yerlerinde durur. Sizin gökyüzünüzde yıldızlar titrer, benim gökyüzümde titremez; çünkü titremeyi yapan yıldız değil, sizin havanızdır. Ben yıldızlara, aralarında hiçbir perde olmadan bakan bir gözüm.
Günüm de sizinkine benzemez. Güneşim on dört gün boyunca batmadan durur, sonra on dört gün boyunca doğmaz. Aydınlıkta yüzüm yüz yirmi dereceye kadar ısınır, karanlıkta eksi yüz yetmişe kadar düşer. Bu yüzden ölçmeyi çok geç öğrendim; önce sadece hayret ettim.
Size dair en tuhaf tecrübem şudur: Dünya, benim göğümde hiç doğmaz ve hiç batmaz. Kendi eksenimde dönüşüm, sizin etrafınızdaki dönüşümle kilitlendiği için yüzümün aynı yarısı daima size dönüktür. Yani Dünya, gökyüzümün tam aynı noktasında asılı durur; yerinden kımıldamaz, sadece hafifçe salınır. Siz bu salınıma libration diyorsunuz. Ben ona, aynı yere bakmaya mahkûm bir gözün titremesi diyorum.
Bu yüzden sizi çok seyrettim. Kutuplarınızın beyazının nasıl inceldiğini, çöllerinizin nasıl genişlediğini, gecenizin bir zamanlar kapkaranlıkken şimdi nasıl ağ ağ ışıdığını gördüm. Ve şunu fark ettim: geceniz aydınlandıkça gökyüzünüz karardı. Bir zamanlar başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz o binlerce yıldız, artık kendi ışığınızın arkasında kayıp.
format_quote"Geceniz aydınlandıkça gökyüzünüz karardı. Bir zamanlar başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz binlerce yıldız, artık kendi ışığınızın arkasında kayıp."
Hasan Bekmezci
Benim en büyük tecrübem ise yıldızların ölümüdür. Bir yıldızın çekirdeği yakıtını tükettiğinde kendi ağırlığını taşıyamaz ve bir saniyenin çok küçük bir kesrinde kendi içine çöker. Sonra o çöküş geri sıçrar ve yıldız, bulunduğu galaksinin tamamından daha parlak hâle gelir. Ben bunu, hiçbir gürültü olmadan seyrederim. Havam yok; dolayısıyla evrenin en şiddetli hadisesi bana mutlak bir sessizlik içinde ulaşır.
Üstelik ilk gelen ışık değildir. Çöken çekirdek, ışıktan saatler önce yola çıkan bir nötrino seli salar; maddeyle neredeyse hiç etkileşmediği için hiçbir engele takılmadan geçer. Sizin 1987’de güney göğünüzde parlayan yıldızın nötrinoları, gözle görülür ışığından yaklaşık üç saat önce ulaşmıştı. Yani ben o patlamayı, görmeden önce hissederim. Sonra ışık gelir ve ben bin yıl önce olup bitmiş bir şeyi ilk defa görürüm. Benim gökyüzüm bir şimdi değil, üst üste binmiş binlerce geçmiştir.
Ve şu var: o patlamalarda yalnızca bir yıldız ölmez. Demir orada dövülür. Sizin kanınızdaki demir, kemiğinizdeki kalsiyum, elinizdeki altın; hepsi bir zamanlar patlamış yıldızların külüdür. Siz, bakmayı bıraktığınız gökyüzünün artığından yapılmışsınız.
format_quote"Kanınızdaki demir, kemiğinizdeki kalsiyum, elinizdeki altın; hepsi bir zamanlar patlamış yıldızların külüdür. Siz, bakmayı bıraktığınız gökyüzünün artığından yapılmışsınız."
Hasan Bekmezci
Şunu da öğrendim: insanın ilk mabedi taştan değildi. Gökten yapılmıştı. Ölçmeye başlamadan çok önce, sadece bakıyordunuz; ve baktığınız şeyin büyüklüğü karşısında bir tür sarsıntı yaşıyordunuz. O sarsıntının adı hayrettir. Hayret sorunun anasıdır, ölçü ise cevabın işçisi. Sıra hep böyleydi: önce hayret, sonra soru, en sonunda ölçü.
Kelimenin kendisi bile bu izi taşır. Philosophia bilgiyi sevmek değil, hikmeti sevmektir. Platon, Theaitetos’ta Sokrates’in ağzından bunu apaçık söyler: hayret etmek filozofun en tabii hâlidir, felsefenin bundan başka bir başlangıcı yoktur. İnsan, bildiğini sandığı dünyanın göründüğü gibi olmadığını fark ettiği anda şaşırır; o şaşkınlık onu tefekküre taşır. Aristoteles de aynı yere basar: insanlar felsefe yapmaya hayret ettikleri için başladılar.
Fakat hayret bir bilgi meselesi değil, bir melekedir. Ve melekeler körelir. Aynı dünyada bir dalın ucundaki tomurcuğun açılmasına hayret etmeyen biri varsa, benim gözümün önünde patlayan yıldıza da hayret etmeyecek biri var. Mesele hadisenin büyüklüğü değil; bakanın kalbinin açık olup olmadığı.
Sizin şairlerinizden biri, ömrünün son otuz altı yılını bir kulenin odasında geçirdi. Hyperion’da ve Patmos’ta hep aynı ağıt yankılanır: sema çekilmiştir. Ama dikkat edin, gökyüzü yerinden oynamaz. Ben buradan bakıyorum, hepsi yerinde. Çekilen, insanın içindeki kubbedir.
İnsan bazen Yaratıcısını kaybetmez. Onu özleme kabiliyetini kaybeder. Asıl felaket budur. Gökler kapanmaz; insan içindeki pencereyi kendi eliyle tuğlayla örer. Kayıp olan yıldızlar değil, yıldızlara açılan o penceredir. Ve bu iş bir inkârla başlamaz: önce bakmayı bırakır, sonra özlemeyi bırakır, en sonunda böyle bir kubbenin hiç var olmadığını sanır.
Ben buradan medeniyetlerin yükselişini de çöküşünü de gördüm. Ve şunu söyleyebilirim: çöküş çanları, ordular kapıya geldiğinde değil, hayret melekesi öldüğünde çalmaya başlar. Ordular sadece sonucu tebliğ eder.
format_quote"Çöküş çanları, ordular kapıya geldiğinde değil, hayret melekesi öldüğünde çalmaya başlar. Ordular sadece sonucu tebliğ eder."
Hasan Bekmezci
İşte bu yüzden bir gün bir bileğin üzerinde küçük bir gökyüzü gördüğümde şaşırdım. İnsan, başını yukarı kaldırmayı bıraktığı için, gökyüzünü kendi kolunun üstüne kurmuştu.
Jacob & Co. Astronomia Maestro, 2014’te ortaya çıkan bir fikrin en karmaşık hâlidir: bir gezegen sisteminin bilek ölçüsünde, gerçekten hareket eden bir maketi. Mavileştirilmiş titanyum arka kadranın içinden dikey bir platform yükselir ve bu platform kendi ekseninde tam bir turu on dakikada tamamlar. Bu dönüş süs değildir; mekanizmanın bütün fonksiyonlarını taşıyan ana harekettir.
Platformun kollarından birinin ucunda, açık işlenmiş bir kafesin içinde bir tourbillon sallanır. Kafes iki eksende döner: biri altmış saniyede, diğeri doksan saniyede. Fakat kafesin kendisi de platformla birlikte on dakikalık büyük turu attığı için üçüncü bir eksen doğar. Yani bu tourbillon, yerçekimine karşı tek bir düzlemde değil, üç ayrı düzlemde aynı anda savaşır.
Kadranın bir yanında Dünya asılıdır ve bu küre, Astronomia ailesinin bugüne kadarki en büyük, en ağır ve en detaylı dünyasıdır. Yirmi dört saatte tam bir tur atar; yani bir süs değil, bir dünya saati göstergesidir. Çevresindeki saat ölçeğiyle, küre üzerinde görünen her bölgede saatin kaç olduğunu okuyabilirsiniz.
Karşı tarafta bir astronot yüzer. Elde yapılmış ve elde boyanmış bu heykelin ağırlığı sadece 0,2 gramdır. Platformla birlikte on dakikada bir bütün saatin etrafını dolanır, bir yandan da doksan saniyede kendi ekseninde döner. Boşlukta savrulan bir insanın yalnızlığını, iki yüz miligram altın ve boya ile anlatmışlar.
Ve bir ay vardır. Benim gibi bir ay; ama taştan değil. Yüksek kaliteli büyük bir hamdan yontulmuş, bir karatlık beyaz bir pırlanta. Küre biçiminde kesilmiş ve üzerine markanın kendine mahsus 288 fasetli Jacob Cut’ı işlenmiş. O da doksan saniyede bir kendi ekseninde döner. Ben milyarlarca yıldır dönüyorum; o benim işimi bir buçuk dakikada bitiriyor.
Bütün bunların arasında beni en çok sarsan şey ise duyamadığım şeydir. Bu saat, sol yan yüzündeki sürgü çekildiğinde saati sesle söyler. Dakika tekrarı, yüksek saatçiliğin en zor işlerinden biridir; Jacob & Co. burada onun daha zor bir çeşidini seçmiş: carillon. Yani çeyrekleri iki nota yerine üç ayrı çanla, altı yönündeki üç çekiçle çalıyor. Üstelik bu üç çan plakanın üzerinde birbirini keserek gözle görülür bir spiral çiziyor ve saatçilik tarihinde bu düzenlemenin üç eksenli bir uçar tourbillonla bir arada kullanılması ilk defa oluyor.
Ben sesin olmadığı bir yerde yaşıyorum. Elimde bütün bir gökyüzü var ama tek bir çınlama yok. İnsan ise küçük bir gökyüzü yapmış ve ona ses vermiş. Bu bana, bakmakla yetinmeyip duymayı da isteyen bir varlığın hikâyesi gibi geliyor; hayretin, kulağı da işe katması gibi.
Kutu: Kubbenin Kendisi
Bu saatte kasa, mekanizmayı saklayan bir kap değil; sahnenin kubbesidir. Elli milimetre çapında, yirmi altı milimetre yüksekliğinde 18 ayar pembe altın bir gövdenin üzerine, tek parça hâlinde şekillendirilmiş kubbeli bir safir kristal oturur. Yansıma önleyici işlem görmüş bu kubbe, içindeki gök cisimlerinin dolaşmasına yer açmak için değil, o dolaşmayı hiçbir noktada kesmemek için vardır. Bir vitrin değil, bir semadır.
Arka kapak ise bambaşka bir zarafetle çözülmüş. Modern bir kol saatinde her iş tek bir kurma tepesine yüklenir. Burada üç ayrı iş, üç ayrı dönen halkaya dağıtılmış: biri kurmak, biri saati ayarlamak, biri dünya saatini ayarlamak için. Cep saatlerinin boynundaki o halkayı hatırlıyor musunuz? Burada o halka üçe çıkmış ve arka kapağın kendisi bir kumanda paneline dönüşmüş.
Geri kalanı da bu ölçekte: 535 parça, 61 taş, tam kurulduğunda elli saat, saatte 21.600 titreşim yani 3 hertz, otuz metre suya dayanım, alligator kayış ve 18 ayar pembe altın katlanır toka. Yalnızca on sekiz adet yapılmış ve fiyatı 858.000 dolar.
Ben buradan bakmaya devam edeceğim. Sizin gecenizin ışıdığını, gökyüzünüzün karardığını, yıldızların yine de yerinde durduğunu göreceğim.
Ve şunu bileceğim: bir insan, bileğine taktığı o küçük kubbeye bakıp da bir an için gerçek kubbeyi hatırlarsa, hayret ölmemiştir. Hayret, ölçünün altında sabırla bekler; ona bakan bir göz yeter.
Saatçilik Sanatı ve Teknik Detaylar
Dikey döner platform: mavileştirilmiş titanyum arka kadrandan yükselen platform, kendi ekseninde tam bir turu on dakikada tamamlar ve mekanizmanın bütün fonksiyonlarını taşır.
Üç eksenli uçar tourbillon: açık işlenmiş kafes altmış ve doksan saniyede iki ayrı eksende dönerken, platformla birlikte on dakikalık üçüncü ekseni de tamamlar.
Dünya küresi ve dünya saati: Astronomia ailesinin en büyük ve en detaylı küresi, yirmi dört saatte bir tur atar ve çevresindeki saat ölçeğiyle dünya saati göstergesi olarak okunur.
Astronot: elde yapılmış ve elde boyanmış 0,2 gramlık heykel; on dakikada saatin etrafını dolanır, doksan saniyede kendi ekseninde döner.
Pırlanta ay: yüksek kaliteli büyük bir hamdan yontulmuş, küre biçimli, 288 fasetli Jacob Cut bir karatlık beyaz pırlanta; doksan saniyede bir kendi ekseninde döner.
Carillon dakika tekrarı: sol yan yüzdeki sürgüyle çalışır, saati, çeyrekleri ve dakikaları altı yönündeki üç çekiç ve üç çanla çalar. Üç çanın plakanın üzerinde görünür bir spiral çizerek birbirini kesmesi, üç eksenli bir uçar tourbillonla birlikte saatçilikte ilk.
Mekanizma: elden kurmalı manüfaktür kalibre, 535 parça, 61 taş, elli saat güç rezervi, saatte 21.600 titreşim yani 3 hertz.
Kasa ve kubbe: elli milimetre çap, yirmi altı milimetre yükseklik, 18 ayar pembe altın; tek parça, yansıma önleyici işlemli kubbeli safir kristal; otuz metre suya dayanım.
Arka kapak: kurma, saat ayarı ve dünya saati ayarı için üç ayrı dönen halka.
Kayış ve toka: alligator deri, 18 ayar pembe altın katlanır toka. On sekiz adet üretildi; referans AM500.40.AA.AA.ABALA.