Bir sanat akımı, galerinin duvarına değil sokağın diline yerleştiğinde başlar. Basquiat da orada başladı.
1980’lerin New York’u. SoHo galeri duvarlarının steril beyazlığı, Lower East Side sokaklarından yükselen ham bir çığlıkla sarsılıyordu. Henüz on yedi yaşındayken, lise arkadaşı Al Diaz ile birlikte Manhattan duvarlarına, metro vagonlarına ve eski binalara spreyle yazdığı SAMO imzasıyla Jean-Michel Basquiat, karanlıkta bir felsefe hareketi başlattı. Kısaltma Same Old Shit’ten geliyordu: aynı eski saçmalık. Yani bir takma ad değil, tüketim toplumunun ikiyüzlülüğüne, burjuvazinin sahte sanat anlayışına ve sistemin uyuşukluğuna fırlatılmış ironik bir sokak manifestosu.
Bu sarsıntı, dönemin egemen sanat anlayışını kökünden değiştirdi. 1970’lerin soğuk, akılcı, duygudan arındırılmış minimalizmine bir isyan olarak doğan yeni dışavurumculuk; tuvale ham duyguyu, yırtıcı renkleri, ilkel sembolleri ve insanın içsel çığlığını geri getirdi. Bir çağın en steril anı, en gürültülü tepkisini kendi eliyle üretir.
Basquiat neden bu akımın taçsız kralı sayıldı? Çünkü akademilerin steril kurallarına hiç bulaşmadan, New York sokaklarının şiddetini, ırkçılığın yarattığı travmayı, cazın doğaçlama ritmini ve sokağın kaotik ruhunu tuvale kütlesel bir enerjiyle taşıdı. Galerilerin elitizmini reddetti; sistemin sunduğu sahte taçları kabul etmek yerine, kendi fırçasıyla çizdiği sarı taçları toplumun en kenara itilmiş kahramanlarının başına koydu. Taç, kime takıldığına göre anlam değiştirir.
Geleneksel İsviçre saatçiliği de tıpkı o eski akademiler gibi yüzyıllardır simetriyi, kusursuz cilayı ve steril bir düzeni kutsar. Oysa Raymond Weil, Freelancer Basquiat Special Edition ile Cenevre’nin o yüksek saatçilik tuvalini yırtıp atıyor; yerine Basquiat’nın kaotik, dışavurumcu ve ham felsefesini bileğe mühürlüyor. Kırmızı, sarı ve mavinin, yani ana renklerin siyah bir zemin üzerinde toplandığı bir kadran; ama bütün fonksiyonlar okunabilir kalacak biçimde. Kaos, okunaklılığı bozmadığı sürece üsluptur.
Saat 12 yönünde, rakamların yerinde, sarı bir taç duruyor. Üç tırnaklı, Basquiat’nın en ikonik imzası. Üstelik Super-LumiNova ile yapılmış; yani karanlıkta ışıyan tek şey markanın adı değil, o taç. Bir sokak simgesinin gece de görünür kalması, iyi bir şaka olduğu kadar iyi bir karardır.
Kadranın tam ortasında ise fırça darbeleriyle beliren taçlı dinozor var. Bu figür 1984 tarihli Pez Dispenser tablosundan geliyor ve adını dönemin popüler çocuk şekeri dağıtıcılarından alıyor: başını arkaya yatırdığınızda ağzından şeker düşen o plastik oyuncaklar. Basquiat neden bir dinozoru seçip başına taç koydu? Çünkü dinozor; insanlığın doymak bilmeyen tüketim hırsını, sanatı bir şeker gibi emip bitiren mekanizmayı ve tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye mahkûm ilkel gücü aynı anda simgeler. Başındaki taç ise metaya dönüşmüş bir yaratığın trajik krallığıdır. Bir şeker kutusundan çıkan kral, kralların da tüketildiği bir çağın portresidir.
Ve çelik ibreler bu ham yaratığın göğsünden geçerek atıyor. O, kadranda duran cansız bir baskı değil; saatçiliğin steril dünyasına başkaldıran ilkel bir güç simgesi.
format_quote"Bir şeker kutusundan çıkan kral, kralların da tüketildiği bir çağın portresidir."
Hasan Bekmezci
Basquiat, çocukluğunda geçirdiği ağır bir trafik kazası sonrası annesinin ona hediye ettiği anatomi kitabı sayesinde insan bedenine, kemiklere ve ölümün kaçınılmazlığına takıntılı hâle gelmişti. Raymond Weil bu takıntıyı saatin komplikasyonlarına yerleştirmiş.
Saat 3 yönündeki otuz dakika sayacı, üç parçalı bir disk. Üzerinde üç kelime var: life, death, human. Yaşam, ölüm, insan. Kırmızı bir ok bu üçlü çemberin etrafında dönüyor ve disk, akıcı biçimde değil sıçrayarak ilerliyor: kronografı çalıştırdığınızda dakika, bir yerden bir yere atlıyor. Zamanın kesintisiz aktığına dair inancımızı bozan küçük bir mekanik itiraf.
İnsan, doğduğu an ölümüne mahkûm edilmiş; yaşam ile yokluk arasındaki dar patikada ip üstünde yürüyen trajik bir cambazdır. Varolmanın ağır yükü altında ezilirken, yaşamı ölümden ayıran tek şeyin göğsümüzde atıp duran o kırılgan nefes olduğunu sık sık unutan ölümlüleriz. Yaşam ve ölüm iki ayrı ada değil; aynı kıyıya vuran iki dalgadır. İnsan bu ikiliğe sıkışmış kırılgan bir arayış; saat ise bu trajedinin sayacı. Her tıkırtıda ölüme bir adım daha yaklaşıyoruz, ama tam da bu yüzden yaşadığımız her an muazzam bir mucize.
format_quote"Yaşam ve ölüm iki ayrı ada değil; aynı kıyıya vuran iki dalgadır."
Hasan Bekmezci
Karşı tarafta, saat 9 yönünde küçük saniye göstergesi var; sarı, kırmızı ve mavinin iç içe geçtiği dairesel bir spiral. Buna neden kuantum spirali diyoruz? Çünkü kuantum, doğanın en küçük, bölünemez ve aynı anda pek çok ihtimali barındıran olasılıklar dünyasıdır. Kuantum mekaniğinde parçacıklar sabit bir konumda durmaz; bir gözlemci bakana kadar sonsuz olasılık dalgası hâlinde dans eder. Basquiat’nın sanatı da tıpkı bu alanlar gibidir: kaotik, kuralsız, ama kendi içinde muazzam bir olasılıklar evreni barındıran ham bir enerji. Saniye diski döndükçe üç ana renk birbirine karışıyor ve zaman artık tek bir doğru üzerinde ilerleyen çizgisel bir düzlem değil; sürekli merkezine çöken ve yeniden doğan bir spiral hâline geliyor.
Fakat bu kadranın en radikal kararı flanşta duruyor: pulsometer, graduated for 30 pulsations. Yani otuz nabız atışı için ölçeklenmiş bir nabız skalası. Klasik saatler atom saatlerine ayarlanmış soğuk, duygusuz ve mesafeli bir kronoloji sunar. Pulsometre ise zamanı doğrudan sahibinin kalbine mühürler. Kronografı başlatıp otuz kalp atışını saydığınızda kadranın gösterdiği şey astronomik bir takvim değil; damarlarınızda kaynayan o sıcak yaşam suyudur.
Bu saat şunu fısıldıyor: zaman, gökyüzündeki yıldızların ya da dişli çarkların hareketiyle değil, doğrudan senin göğsündeki o ritmik çığlıkla ölçülür. Kalbin durduğu yerde zamanın bir hükmü kalmaz.
format_quote"Kronografı başlatıp otuz kalp atışını sayarsanız, kadranın gösterdiği şey astronomik bir takvim değil, kendi nabzınızdır. Kalbin durduğu yerde zamanın hükmü kalmaz."
Hasan Bekmezci
Sanatçının imzası kasanın yanına da inmiş, hem de en beklenmedik yere: butonlara. Sıfırlama butonunun üzerinde bir telif işareti var. SAMO imzasının yanında yıllarca duran o daire içindeki C, artık bir saatin mekanik parçası. Başlat ve durdur butonunda ise bir dolar işareti; sanatın piyasaya çıktığı andaki bedelinin işareti. Vidalı kurma tepesinin üzerinde de o sarı taç. Yani saati kurmak için Basquiat’nın tacını çevirmeniz, kronometreyi başlatmak için dolara, sıfırlamak için telife basmanız gerekiyor. Bir sanatçının bütün meselesini üç butona sığdırmak, küratörlükten çok şairliktir.
Kasa 43,5 milimetre çapında ve 13,7 milimetre kalınlığında titanyum; hafif, mat ve gösterişsiz. Üzerindeki takimetre bezeli siyah seramikten ve renk şeması sanatçının ana renklerinden geliyor. Butonlar ile kurma tepesi ise kontrast için PVD kaplı. Suya dayanım yüz metre; yani bu bir vitrin nesnesi değil, günlük bir alet.
Arkasını çevirdiğinizde safir camın üzerinde Basquiat’nın adı ve altında mekanizmanın kimliği duruyor: Calibre RW 5030. Otomatik kurmalı, iki sayaçlı bir kronograf; kronograf komutlarını kolon çarkıyla yönetiyor, saatte 28.800 titreşimle çalışıyor ve tam kurulduğunda elli altı saat gidiyor. Saat 6 yönünde de sade bir tarih penceresi var. Kayış siyah dana derisi, katlanır tokalı. Referansı 7780-TIC-JMB01 ve fiyatı yaklaşık dört bin yedi yüz dolar.
Kutusu bile ayrı bir karar: kapağının içinde o taçlı dinozor ve iki isim yan yana duruyor. Bir sanatçının mirasını taşıyan nesne, kendi ambalajında da o mirasa selam veriyor.
Bu saat bir ressam anma saati olmanın çok ötesinde. O, bileğinizde taşıdığınız kırk üç buçuk milimetrelik bir tuval. Kadrandaki dinozor size kapitalizmin ortasındaki ilkel gücünüzü, saat 12’deki taç kendi asaletinizi, saat 3’teki disk dünyadaki geçiciliğinizi, saat 9’daki spiral zihninizin olasılıklarını ve pulsometre skalası atan kalbinizin kutsallığını fısıldıyor.
Basquiat sokaktan galeriye giren adamdı. Bu saat de galeriden sokağa geri dönen nesne. Zamanın sterilizasyonuna karşı atılmış en radikal imza, bir vitrinde değil bir bilekte duruyor.