İnsanoğlu, şehirlerin yalanlarla örülü gürültüsünde kendi hakikatini unutmaya meyillidir. Unvanların, mülkiyet hırsının ve sahte nezaket kurallarının arasında ruhunu yitirir. Fakat insanı tüm bu yapay kabuklardan soyup balta girmemiş bir ormanın el değmemiş koynuna bıraktığınızda, geriye sadece o yalın ve mukaddes soru kalır: ben kimim ve beni var eden kimdir?
İbn Tufeyl’in on ikinci yüzyılda Endülüs’te kaleme aldığı Hayy ibn Yakzan, bu sorunun izini ıssız bir adada sürer. Hiçbir beşer yüzü görmemiş, bir ceylanın sütüyle beslenip büyümüş o kimsesiz çocuk, hayatını yedişer yıllık evrelerle tefekkür ederek inşa eder.
Kendisini büyüten ceylan öldüğünde Hayy, onun göğsünü yararak hayatın kaynağını arar. Maddi organların yerinde durduğunu ama onları hareket ettiren görünmez gücün gittiğini görünce, bedenin sadece geçici bir elbise, asıl olanın ise o bedene can veren görünmez şey olduğunu kavrar. Bir bedeni açıp içinde hayatı bulamamak, felsefenin en eski dersidir.
Doğayı, elementleri, yıldızları ve gezegenleri inceledikçe doğan, batan ve yok olan hiçbir şeyin kendi kendine var olamayacağını anlar; her faninin ardında zamandan ve mekândan münezzeh, varlığı zorunlu bir Sanatkâr olmalıdır. Bedenin arzularını susturup tefekküre daldığında ise aklın sınırlarını aşar ve Yaratıcı’nın nurunda kendi benliğini yitirmeyi tecrübe eder.
Lev Tolstoy ise devasa edebiyat başarısının ve servetinin zirvesindeyken kaleme aldığı İtiraflarım’da, tam aksine medeniyetin ortasında aynı varoluşsal krizi yaşar. Neden yaşıyorum, eserlerimin ve servetimin ne anlamı var sorularının karşısında intiharın eşiğine gelen Tolstoy; bilimin, felsefenin ve sosyetenin sığ yanıtlarından kaçarak köylülerin, doğanın ve katıksız imanın kucağına sığınır. Akılla inşa edilen tüm dünyevi kibrin çöktüğü yerde, insanı yaşatan tek şeyin unvansız ve katıksız bir sevgide saklı olduğunu haykırır.
Hayy’ın ıssız adada akılla başlayıp aşka ulaşan patikası ile Tolstoy’un saraylardan kaçıp doğada bulduğu huzur aynı noktada kesişir: hakikat, yapay olanın bittiği yerdeki yalınlıkta saklıdır.
Jean-Claude ve Pierre Biver’in ellerinden çıkan Biver Automatique Jungle Day ve Jungle Night, işte bu ruhani arayışın bileğe mühürlenmiş iki edebi aynasıdır. İkisi de tek parça; New York’lu Material Good ile birlikte, ikinci bir nüshası olmayacak şekilde yapıldı.
Güneş, tropikal ormanın sık yaprakları arasından süzülüp toprağa ilk altın çizgilerini çizdiğinde, Hayy gözlerini uyanan dünyaya açar. On sekiz ayar pembe altından dökülmüş sıcak kasanın sarmaladığı Jungle Day, Hayy’ın ve Tolstoy’un maddesel âlemi tefekkürle kavradığı o uyanış anıdır.
Kadrandaki canlı zümrüt yeşilleri hayatın durmaksızın fışkıran bereketini taşıyor; arkada, yaprakların üzerinden bir palmiye ve puslu bir gökyüzü görünüyor. Yakından bakıldığında her yaprağın kenarında ince bir altın çizgi olduğunu görürsünüz: cloisonné budur. Zanaatçı, saç teli kalınlığındaki altın telleri cımbızla bükerek kadran plakasının üzerine desenin sınırlarını çizer ve bu telleri tek tek sabitler. Ortaya çıkan minik hücrelerin her biri ayrı bir renk mine tozuyla doldurulur ve fırında pişirilir; bir renk oturmadan diğerine geçilmez, her tur bir öncekinin çatlamaması üzerine oynanan bir kumardır. Sonunda yüzey taşlanıp cilalanır, fakat altın teller silinmez: onlar hem çizgi hem duvardır. Cloisonné, rengi metalin içine gömmez; renklere birer sınır çizip aralarına altın koyar.
Hayy ceylanın ölümüyle bedenin fani olduğunu anladığında, Tolstoy ise İtiraflarım’da tüm unvanların ölüm karşısında sıfırlandığını idrak ettiğinde doğaya döner. Gündüz; aklın, gözün ve deneysel tefekkürün Yaratıcı’yı eserinde okuduğu ilk merhaledir.
format_quote"Bir bedeni açıp içinde hayatı bulamamak, felsefenin en eski dersidir."
Hasan Bekmezci
Güneş batıp ormanın üzerine kadife bir karanlık çöktüğünde mahlukat uykudadır. Fakat Hayy’ın ve Tolstoy’un ruhu artık maddeye sığmaz. Platin kasanın soğuk, mağrur ve katıksız duruşuyla şekillenen Jungle Night, somut olandan soyut olana, aklın sınırlarından aşkın ummanına yapılan o büyük sıçramadır.
Kadranda yükselen gümüşi dolunay ve derin lacivert gökyüzü, Hayy’ın başını kaldırıp göksel küreleri izlediği anı mühürler. Marka bu sahneyi tek cümleyle anlatıyor: dolunay bir dağın ve bir nehrin üzerinden doğuyor. Gündüz ile gece aynı manzarayı göstermiyor; aynı dünyanın iki ayrı saatini, iki ayrı rengini ve iki ayrı yaratıcı yaklaşımını gösteriyor. Bir çift eser yapmanın en zor tarafı benzerlik değil, ikisinin de kendi başına ayakta durabilmesidir.
Yıldızların ve gezegenlerin dairesel hareketlerini inceleyen çocuk, fani olan hiçbir şeyin mutlak olamayacağını anlar. Mavi ve lacivert mine katmanlarının derinliği, gözün kör olduğu ama kalbin basiret kazandığı o vuslat gecesidir. Gece; aklın sustuğu, kelimelerin bittiği ve ruhun kendi Yaratıcısıyla baş başa kaldığı bir tefekkür kalesidir.
format_quote"Bir çift eser yapmanın en zor tarafı benzerlik değil, ikisinin de kendi başına ayakta durabilmesidir."
Hasan Bekmezci
Bu iki eseri sadece birer yüksek saatçilik objesi olmaktan çıkarıp ruhi bir tefekküre dönüştüren unsur, üzerlerindeki her bir çizginin tek bir zanaatçının elinden çıkmış olmasıdır. Kasaların bütün yüzeyleri, kulaklardan bezelin kenarına ve kasa yanlarına kadar, tek bir gravürcü tarafından elde kazındı. İbreler de öyle: her biri tek tek ve tüm yüzeylerinden işlendi, gecedeki beyaz altın ibreler kadranla aynı dile getirildi. Bir ibrenin görünmeyen yüzünü de kazımak, işi alıcıya değil kendine teslim etmektir.
Biver bu işi tek başına yapmadığını da söylüyor: mineyi yapan dostlar, gravürcüler, atölyedeki insanlar. Bir saatin gerçekten işe yarayıp yaramadığı ancak monte edildiğinde anlaşılıyor, diyor ev; gurur duyulup duyulmayacağı da o an belli oluyor.
Arka kapaktaki mekanizma bu sükûnete uygun biçimde gösterişsiz: otuz dokuz milimetrelik kasanın içinde, 22 ayar altından bir mikro-rotorla kurulan JCB-003 kalibresi. Evin ana platini alışılmadık bir tercih: içinde paladyum bulunan özel bir altın alaşımı. Kaplama yok, işlem yok; malzeme doğal olarak beyaz, oksitlenmiyor ve bozulmuyor. Bir mekanizmayı kaplamak yerine, kaplanmaya ihtiyaç duymayan bir malzemeden yapmak sessiz bir kibirdir.
Ve bize tek bir hakikati hatırlatır: zaman, mekanik çarkların ritmi değil; insanın kendi içsel ormanında Yaradan’ını aradığı ve O’nda huzura kavuştuğu sonsuz bir yürüyüştür.
format_quote"Bir ibrenin görünmeyen yüzünü de kazımak, işi alıcıya değil kendine teslim etmektir."
Hasan Bekmezci