Tarih, Mısır’ın devasa piramitlerinin gölgesinde kan ve gözyaşıyla yazılıyordu. Firavun’un kibir dolu kırbacı altında inleyen bir halk, nesillerdir köleliğin amansız zincirleriyle bağlıydı. Doğan her erkek çocuğun katledildiği, feryatların göğe yükseldiği o karanlık çağda, sarayın kalbinde büyüyen bir yetim bütün bir halkın ve hakikatin önderi olacaktı.
Zulüm şatosundan kaçış anını zihnimizde canlandıralım. Gece yarısı; arkada Mısır ordusunun kükreyen savaş arabaları, tunç zırhların şakırtısı, atların toynaklarından yükselen toz bulutları. Önde ise uçsuz bucaksız, zifiri karanlık Kızıldeniz. Çaresiz kavim dehşet içinde haykırıyor: yakalandık, arkamız ölüm, önümüz dipsiz uçurum.
Tam o anda Peygamber Musa arkasına dönmedi. Asa denizle buluştu ve fizik kanunları büküldü. Yerçekimi, hidrodinamik ve suyun moleküler bağları tek bir emirle askıya alındı; deniz devasa bir darbe almış gibi ikiye yarıldı. Sular sağda ve solda birer sıvı dağ gibi havada asılı kaldı, arkalarındaki mercanlar şeffaf bir duvarın ardındaymış gibi göründü. Bir kanunun askıya alınabildiği tek yer, o kanunu koyanın elidir.
Yarılan suyun arasından öyle bir rüzgâr estirildi ki denizin asırlardır çamur olan tabanı saniyeler içinde kupkuru bir yola dönüştü. Kavim o duvarların arasından yürürken, kibirle peşlerinden dalan ordunun üzerine yüz binlerce tonluk su tek bir anda çöktü. Kibir, suların altında moleküllerine ayrılarak boğuldu.
Zulüm geride kalmıştı ama insanın nefsiyle imtihanı yeni başlıyordu. Sina’nın kavurucu çöllerine giren Peygamber Musa, kavmine rehber olacak ilahi kanunları almak üzere dağa çağrıldı; orada kırk gece ibadet ve münacatla vakit geçirdi ve kendisine hakikatin sarsılmaz prensiplerinin kazındığı Ahit Tabletleri teslim edildi.
Fakat dağdan inerken onu bekleyen manzara dehşet vericiydi. Yokluğunda kavmi, Samiri adında birinin fitnesiyle ziynetlerini eriterek böğüren altın bir buzağı yapmış ve ona tapmaya başlamıştı. Mucizelerle denizi geçen halk, çölün ortasında o nizamı unutup bir heykele sığınmıştı. Bir mucizeye şahit olmak, insanı ona sadık kalmaya yetmiyor.
Öfke ve derin bir teessürle sarsılan Peygamber Musa, elindeki tabletleri yere bıraktı ve kardeşi Peygamber Harun’a dönerek neden engel olmadın diye haykırdı. O an, hakikat ile şirkin, kutsal olanla dünyevi olanın en şiddetli çarpışmasıydı. Kavim tövbe edip arındıktan sonra tabletler yeniden kaldırılacak, Ahit Sandığı’na yerleştirilecek ve gelecekte inşa edilecek o mabet için muhafaza edilecekti.
Uğrunda dağların sarsıldığı o on emir şu evrensel ilkelerden oluşuyordu: Yaratıcı’dan başka ilah edinmemek; hiçbir şeyin heykelini yapıp maddeye tapmamak; kutsal ismi boş yere ve yalancıktan anmamak; haftada bir gün zamanın akışına ara verip günü kutsala ayırmak; anne babaya hürmet etmek; haksız yere cana kıymamak; iffeti ve aile bağlarını korumak; başkasının hakkını ve malını gasbetmemek; adaleti saptırmamak ve yalancı şahitlik yapmamak; başkasının mülküne ve rızkına göz dikmemek. On maddenin dokuzu yasak, biri dinlenmedir; bir ahlak nizamının içine bir gün boşluk koyması, onun insanı tanıdığının delilidir.
format_quote"Bir kanunun askıya alınabildiği tek yer, o kanunu koyanın elidir."
Hasan Bekmezci
Peygamber Musa’dan asırlar sonra Ahit Sandığı ve içindeki tabletler, Peygamber Davud’un oğlu Peygamber Süleyman’ın ellerinde hak ettiği azamete kavuştu. Ona dünyada kimseye nasip olmayan bir mülk verilmişti.
Rüzgârın boyun eğdirilmesi, atmosferik akımların ve fiziki mekânın onun iradesine tahsis edilmesidir; rüzgâr onun emriyle sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık mesafeyi katettirirdi. Bu, mekânın bükülmesi ve zamanın sıkıştırılması esasına dayanan bir ulaşım nizamıydı. Kuş dili bilmek ise hayvan seslerini taklit etmek değil; kâinatın mikro frekanslarına, canlıların biyolojik akustiğine ve o gizli iletişim ağlarına erişebilme ilmidir. En küçük varlığın bile nizam içindeki çığlığını duyabilmek, kudretin değil idrakin genişlemesidir.
Morya Tepesi üzerine mabedi inşa ettirirken emrindeki görünmeyen güçleri ve erimiş bakır pınarlarını kullandırmış, Ahit Sandığı’nı mabedin merkezine yerleştirmişti. Mabedin girişine dikilen o iki devasa bakır sütun, yüzyıllar sonra bu saatin kadranına geri dönecekti.
Peygamber Süleyman’ın sarayında yaşanan en büyük sır ise tahtın getirilmesi ve Sebe Melikesi Belkıs’ın hikâyesidir.
Güneş’e tapan Sebe halkının kraliçesi henüz saraya ulaşmadan Peygamber Süleyman sordu: onlar teslimiyetle gelmeden önce, onun o tonlarca ağırlıktaki tahtını kim bana getirebilir? Cinlerden biri sen makamından kalkmadan getiririm derken, kitaptan derin bir ilme sahip olan kimse öne çıktı; kadim gelenekte bu kişi Asaf bin Berhiya olarak anılır. Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi.
Peki bu nasıl mümkündür? Bu, maddenin uzay zaman sürekliliğinde yer değiştirmesi sırrıdır: maddenin atomik yapısını okuyup aylar süren bir mesafeden bir salise içinde aynı noktaya yeniden inşa edebilme ilmi. Göz kırpma süresi bitmeden, Sebe diyarındaki o taht sarayın ortasında beliriverdi. Mesafe, onu ölçen için vardır; onu kaldıran için değil.
Belkıs saraya adım attığında tahtını karşısında buldu. Senin tahtın da böyle miydi diye sorulduğunda, idrakinin sınırlarını zorlayan bu manzara karşısında sanki tıpkı o diyerek hayrete düştü. Ardından sarayın zeminine doğru yürüdü. Zeminin billurdan, yani altından su akan saydam bir camdan yapıldığını bilmiyordu; derin bir gölete bastığını zannederek eteklerini topladı. Bu billurdan bir zemindir dendiğinde zihnindeki bütün dünyevi illüzyonlar darmadağın oldu.
O gün, kendi anlatımıyla, eteklerini değil mağrur ruhunu topladı. Güneş’in kavurucu ışığına tapan, altın tahtının yıkılmazlığıyla kibirlenen bir kraliçe olarak geldiği yerden; ihtişamın dünyalık zenginlikte değil, görünmeyen bir iradenin mühürlediği nizamda olduğunu görerek çıktı. Kendi nefsine zulmettiğini itiraf etti ve âlemlerin Rabbine teslim oldu. Bir insanı değiştiren şey çoğu zaman bir mucize değil, gözünün yanıldığını fark ettiği o küçük andır.
format_quote"Mesafe, onu ölçen için vardır; onu kaldıran için değil."
Hasan Bekmezci
Kızıldeniz’in yarılan sularından Sina’da yere bırakılan tabletlere, Peygamber Süleyman’ın mabedinden Belkıs’ın hayran kaldığı billur zemine kadar uzanan bu kadim hafıza, bugün bağımsız saatçiliğin en aykırı zihinlerinden birinin elinde kırk iki milimetrelik bir kadrana yerleşiyor: Konstantin Chaykin Decalogue Luah Shana.
Kadrana baktığınızda ibreler alışageldiğiniz gibi sağa dönmez. İbrani alfabesi ve kutsal metinler sağdan sola yazıldığı için, Chaykin’in sıfırdan tasarladığı K.01-0 kalibresi de zamanı saat yönünün tersine döndürür. Bu bir kadran hilesi değildir: bir çark treninin dönüş yönünü çevirmek, aktarma hattındaki her dişlinin yeniden düşünülmesi demektir. Bir yazının yönü, bir mekanizmanın yönünü değiştirebiliyorsa, o mekanizma artık bir alet değil bir cümledir.
Kadranda rakam yoktur; onların yerinde, sayısal karşılıkları bire kadar on ikiye denk gelen İbrani harfleri durur. Gematriya, harfleri sayıya çeviren bu kadim okuma, saatin indekslerini de kendi diline tercüme etmiştir. Kadranın kabartma dokusundaki dikey hatlar ise mabedin girişine dikilen o iki bakır sütunu resmeder. Saat 6 yönünde nostaljik bir ay safhası döner ve ay diski, üzerinde taş tabletlerin stilize edilmiş biçimini taşır. Onu çevreleyen halka ise tarihi geleneksel Yahudi ay takvimine göre gösterir; ay ile takvimin aynı pencerede buluşması, bu takvimin zaten aya bağlı olmasındandır.
Decalogue ailesinin asıl fikri de burada saklı. Yahudi zaman hesabında bir saat altmış dakikaya değil, bin seksen parçaya, yani chelakim’e bölünür; her parça yaklaşık üç buçuk saniyedir ve bunun altında regaim denen, saliseden kısa bir birim daha vardır. Chaykin bu birimleri hesaplayan tek saatçidir. Zamanı altmışa bölmek bir alışkanlıktır; bin seksene bölmek bir dünya görüşüdür.
Elden kurmalı K.01-0, otuz bir buçuk milimetre çapında ve yedi virgül üç milimetre yüksekliğinde; on yedi taşlı, saatte 21.600 titreşimle çalışıyor ve tam kurulduğunda kırk sekiz saat veriyor. Günlük sapması on beş saniye bandında. Balans yayının ayarı için Chaykin’in kendi çizdiği, biçimi yüzünden atölyede Pac-Man adıyla anılan bir regülatör kullanılıyor. Kasa kırk iki milimetre çelik, otuz metre su geçirmez, önde safir cam ve arkada mekanizmayı gösteren bir safir pencere var; kayış deri, tokası çelik.
Decalogue, bileğinizde taşıdığınız bir aksesuar değildir. İbreler sağdan sola süzülürken şunu fısıldar: modern insan altın buzağıların, hızın ve hırsın peşinde koştururken zamanı tükettiğini sanır.
Oysa zaman; Kızıldeniz’i yaran sarsılmaz iman gibi durabilmek, Sina’daki tabletlerin ahlakına sığınmak ve Belkıs gibi o billur zeminde durup gözlerindeki perdeyi kaldırabilmektir.
format_quote"Zamanı altmışa bölmek bir alışkanlıktır; bin seksene bölmek bir dünya görüşüdür."
Hasan Bekmezci