Gök kubbe, çölün siyah kadifesine serpilmiş pırlantalar gibi ışıldıyordu. Medine’nin kerpiç evlerinden birinin damında yaşlı bir adam oturmuştu. Gözlerini semadaki binlerce pırıltının arasından tek bir yıldıza dikmişti. Ne gözünü kırpıyor ne de bedenini kıpırdatıyordu; adeta zaman dairesinin dışına çıkmış, o tek ışık noktasıyla birleşmişti.
Sokaktan geçen bir başka sahabe, gecenin bu vaktinde damda bir heykel gibi duran dostunu fark edip merdivenleri tırmandı. Yanına yaklaştı, omuzuna hafifçe dokunarak fısıldadı: ne yapıyorsun gecenin bu saatinde burada, gözlerini dikmiş neyi arıyorsun o karanlıkta?
Yaşlı sahabe başını gökyüzünden hiç ayırmadan, derin bir iç çekişle cevap verdi. Dostumuz hayattayken gökyüzünü tefekkür etmeyi, yıldızların seyrine bakıp durmayı ne çok severdi, dedi. Bilesin ki O ümmîydi, okuma yazma bilmezdi; ama âlemlerin Rabbi ona semâvâtın kapılarını ayet ayet açmıştı. Hani bize okurdu ya, karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları var edenin O olduğunu.
Şimdi şu parıldayan yıldıza bakıyorum dostum, diye devam etti. İllaki O da hayattayken bir gece vakti tam bu noktada durmuş, başını kaldırıp bu yıldıza bakmıştır. İşte ben şu an ne yapıyorum biliyor musun? Onun bir zamanlar baktığı o açıyı yakalamaya çalışıyorum. Onun baktığı yerden, onun hissettiği kabullenişle gökyüzüne bakabilmek; izini bir yıldızın ışığında aramak istiyorum.
İki dost, damın üzerinde yan yana durup aynı yıldıza bakarken, zamanın yalnızca saatlerden değil; hatıralardan, sevgiden ve tefekkürden ibaret olduğunu anladılar.
format_quote"Onun bir zamanlar baktığı açıyı arıyorum. Zaman, saatlerden değil; hatıradan, sevgiden ve tefekkürden ibarettir."
Hasan Bekmezci
O tefekkür, Mekke’de, Hira’nın sessizliğinde baş göstermişti. Sonra Medine’ye taşındı; Mescid-i Nebevî’nin toprak zemininde kılınan gece namazlarında gökyüzü şehrin üzerine eğilir, mü’minler yıldızları evlerinin tavanı gibi yakın hissederlerdi. Ve nihayet Kudüs’e bağlandı. Mekke, Medine ve Kudüs; yıldızların açısıyla birbirine bağlanan bir zaman üçgeniydi.
Damda bir yıldızın açısını arayan o adamın merakı, yüzyıllar içinde Doğu’da muazzam bir bilim geleneğine dönüştü. Müslüman astronomlar ibadet vakitlerini ve hicrî ayları tespit edebilmek için gökyüzünü mekanik araçlara aktardılar. Bîrûnî, Ay’ın yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük sinodik döngüsüyle Güneş’in hareketini birbirine bağlayan dişli usturlap tasarımlarıyla gökyüzünün matematiğini pirince döktü. Cezerî, Cizre’de kurduğu su saatleriyle göksel mekaniği geri besleme çarklarıyla buluşturan ilk büyük mühendis oldu. Takıyyüddîn, İstanbul Rasathanesi’nde inşa ettiği saatlerle astronomik gözlemde saniyenin peşine düşen ilk Doğu ustası olarak tarihe geçti.
Bu miras, dokuz yüzyıl sonra Moskova’nın kuzeyinde, bağımsız bir saatçinin tezgâhında yeniden dirildi.
Konstantin Chaykin, bir saat evinin değil kendi adının altında çalışan, patentlerini kendi çizen bir mühendis. Al-Muqaddasi projesini on sekiz ay boyunca geliştirdi ve saati Ekim 2010’da tamamladı. Ortaya çıkan şey bir masa saatinden çok bir mimarî maket gibidir: Orta Asya mimarî mirasından ilham alan kavisli bir gövde, her yüzeyi elle oyulmuş arabesk rölyeflerle kaplı, yaklaşık yirmi beş santimetre eninde ve on iki santimetre derinliğinde bir yapı. Malzeme listesi bir saatçiden çok bir mimarın listesidir: pirinç, mineral cam, kıymetli ağaçlar, çelik, doğal taş.
Kadran yüz elli milimetre çapında, altın kaplama ve nikel kaplama pirinçten. İbreler maviye tavlanmış pirinç. Ama Al-Muqaddasi’yi bir saatten ayıran şey ölçüleri değil, kadranın çevresine dizilmiş şey: elle resmedilmiş mine minyatürler. Kavisli panelin içinde, yeşil kubbesi ve minareleriyle Mescid-i Nebevî, Kâbe ve etrafını saran Mescid-i Harâm, altın kubbesiyle Kubbetü’s-Sahra sırayla yerleştirilmiş. Yani kadranın çevresinde, o sahabenin damdan baktığı zaman üçgeni bir kez daha kuruluyor; bu kez pirinç ve mine üzerinde.
Kaidedeki lacivert mineye altın hatla bir ayet işlenmiş; ilahi lütfun büyüklüğünü hatırlatan bir cümle. Sağ alt panelde ise gümüş kafes içinde altın rölyef bir yazı yükseliyor. Chaykin bu tercihleri süsleme olarak değil, işin künyesi olarak koymuş görünüyor: kendi zekâsını değil, kendisine verilmiş olanı işaret eden bir imza.
format_quote"Bu kadranın çevresinde bir zaman üçgeni kuruluyor: Mekke, Medine, Kudüs. Bu kez pirinç ve mine üzerinde."
Hasan Bekmezci
Al-Muqaddasi’nin içinde TAHJ.02-1 kalibresi çalışıyor; tamamı Chaykin manüfaktüründe geliştirilmiş, anahtarla kurulan, sekiz gün güç rezervine sahip bir mekanizma. Merkezde, saatçinin kendi imzası olan alfa biçimli kafesiyle bir dakikalık tourbillon dönüyor. Ama saatin asıl zorluğu tourbillon değil; onun hemen altındaki küçük gümüş disk.
O disk mekanik bir hicrî takvim gösteriyor: günü, haftanın gününü ve ayı. Bunun neden zor olduğunu anlamak için tek bir sayıya bakmak yeterli. Ay’ın sinodik döngüsü yirmi dokuz gün, on iki saat, kırk dört dakika ve iki buçuk saniyedir. Bu, tam sayılarla ifade edilemeyen bir süredir; Gregoryen takvimin dört yılda bir eklediği o rahatlatıcı düzeltme burada işlemez. Hicrî ay ya yirmi dokuz ya otuz gün sürer ve hangisinin geleceği aritmetik bir hesapla belirlenir. Bu hesabı yazılımsız yapmanın tek yolu, dişlilerin diş sayılarını o ondalıklı sayıya olabildiğince yakın bir orana oturtmaktır. Chaykin’in yaptığı budur: bir takvimi çarpma işlemine, çarpma işlemini de pirinç dişlilere dönüştürmek.
Aynı mekanizma bir de ay safhası taşıyor. Bu tesadüf değildir; hicrî takvim zaten Ay’ın kendisidir. Gregoryen bir saatte ay safhası şiirsel bir eklentidir, burada takvimin çalışma ilkesidir.
Burada bir ayrım yapmak gerekir. Bîrûnî’nin dişli usturlabı da, Cezerî’nin su saati de, Takıyyüddîn’in rasathane saatleri de gökyüzünü ölçmek için yapılmıştı; yani araçtılar. Al-Muqaddasi ise ölçmek için değil, hatırlatmak için yapılmış. Kimse bu saate bakıp bir ibadet vakti tayin etmeyecek. Onun işlevi, bir hesabın mümkün olduğunu göstermek ve o hesabın kimin mirası olduğunu söylemek.
Bir nesnenin en pahalı özelliği bazen hiçbir işe yaramayan özelliğidir. Kadranın çevresindeki üç minyatür saatin çalışmasına hiçbir katkı sunmaz. Kaidedeki hat, dişlilerin hızını değiştirmez. Ama onları çıkarın, geriye kalan şey yalnızca iyi yapılmış bir masa saati olur. Sanatı zanaatten ayıran mesafe tam olarak budur: gerekli olmayanın ısrarla orada durması.
format_quote"Bir nesnenin en pahalı özelliği bazen hiçbir işe yaramayanıdır. Gerekli olmayanın ısrarla orada durması, sanatı zanaatten ayırır."
Hasan Bekmezci
Chaykin’in mekanik hicrî takvimi bir patente konu oldu ve bu mekanizma daha sonra aynı ailenin başka eserlerinde de yaşadı. Ama Al-Muqaddasi ilk olmanın ağırlığını taşır; bir fikrin ilk kez metale döküldüğü an, o fikrin en dürüst hâlidir.
Adı da bunu söylüyor. Mukaddesî, onuncu yüzyılda yaşamış, Kudüs’te doğmuş bir coğrafyacıydı; bilinen İslâm dünyasının neredeyse tamamını yürüyerek dolaşıp gördüğünü yazan bir adam. Bir saate onun adını vermek, o saati bir ölçüm aleti değil bir seyahatname yerine koymaktır.
Damda oturan o yaşlı adam bir yıldızın açısını arıyordu. Bulamadı; kimse bulamaz. Ama aradığı şey zaten açı değildi, aramanın kendisiydi. Al-Muqaddasi de bir takvim vermiyor size; yirmi dokuz buçuk günlük bir döngüyü pirinçten dişlilere çevirmenin mümkün olduğunu, ve birinin bunu on sekiz ay boyunca denemeye değer bulduğunu söylüyor.
Dişliler sessizce dönerken kadranın çevresindeki üç minyatür yerinde durur. Zaman akar; ama o akışın içinde üretilen her hikmet, akıştan geriye kalan tek şeydir.