On üçüncü yüzyılda bir katedral şantiyesinde çalışan taş ustası, bitmiş binayı görmeyeceğini bilerek işe başlardı. Temel atıldığında kırk yaşındaysa, kule tamamlandığında torununun torunu yaşıyor olacaktı. Ustanın ömrü boyunca yapabileceği tek şey, kendi taşını doğru kesmekti.
Bu insanların çoğu adını da bırakmadı. Kemerin altına bir işaret kazıdılar, bir sütun başlığına küçük bir yüz oydular ve gittiler. Onları harekete geçiren şey bitmiş binayı görme umudu değildi; çünkü öyle bir umutları yoktu. Onları harekete geçiren şey, bitecek olmasıydı.
Bir nesneyi kendi ömrünüzden uzun bir ölçeğe göre yapmak, insanın yapabileceği en tuhaf ve en ciddi işlerden biridir. Ve bugün bunu yapan bir saat var.
Urwerk’in UR-1001’i bir kol saati değil, bir cep saati; daha doğrusu avuç içine yerleşen bir gösterge paneli. On santimetreyi aşan gövdesiyle bugünün saat anlayışına değil, cebinde bir alet taşıyan eski bir dünyaya ait. Ama içindeki fikir yeni.
Kadranın üst yarısında Urwerk’in kendi imzası olan uydu saat göstergesi duruyor. Klasik bir akrep yoktur burada; dönen bir taşıyıcının üzerindeki küçük küpler sırayla öne çıkar, her biri bir saati taşır ve kendi yayı boyunca ilerleyerek dakikayı da gösterir. Yay bittiğinde küp geri çekilir, sıradaki öne gelir. Yani saat ilerlemez, sırayla nöbet değiştirir.
Altındaki sektörde saniyeler var; ama tek bir yelkovan değil, yüz yirmi derecelik bir alanda üç ayrı yirmi saniyelik bölüm hâlinde. Bu bölünme okumayı kolaylaştırmak için değil, gözü yavaşlatmak için düşünülmüş gibi durur. Ardından gece gündüz göstergesi, sonra otuz dokuz saatlik güç rezervi geliyor.
Ve sonra ölçek değişiyor. Aynı kadranın üzerinde beş yılda bir dolan bir bakım göstergesi var; mekanizmanın yağının ne kadar yaşlandığını söyleyen bir sayaç. Yanında yüz yılı sayan bir gösterge. En altta ise doğrusal bir ölçek ilerliyor ve o ölçek bin yılda bir kez baştan sona gidiyor.
Bu üç göstergenin hiçbirini sahibi kullanmayacak. Beş yıllık olanı belki iki kez göreceksiniz. Yüz yıllık olanı hiç görmeyeceksiniz. Bin yıllık olanı ise kimse görmeyecek; o ibre bir insan ömrü boyunca kalınlığının onda biri kadar yol alır.
Bir saatin sizin göremeyeceğiniz bir sayıyı saymak için parça harcaması, ilk bakışta gösterişten ibaret gibi durur. Değildir. O göstergeler orada olduğu için saat başka bir şeye dönüşür: artık size hizmet eden bir alet değil, sizinle birlikte yürüyen ve sizden sonra da yürümeye devam edecek bir tanık olur.
format_quote"Bu saatin en küçük göstergesi yirmi saniyede bir kıpırdar, en büyüğü bin yılda bir tur atar. Aradaki mesafe insanın kendi ölçeğini gördüğü yerdir."
Hasan Bekmezci
Bütün bunları çalıştıran mekanizmanın adı UR 10.01. Elli bir taş üzerinde çalışıyor, saatte yirmi sekiz bin sekiz yüz salınım yapıyor ve otuz dokuz saat güç rezervi taşıyor. Otuz dokuz saat, bin yılı sayan bir nesne için neredeyse alaycı bir rakamdır: gökyüzü ölçeğinde düşünen bir alet, iki günden az bir süre sonra durur ve birinin onu kurmasını bekler. Bin yıllık ibrenin ilerlemesi için, her iki günde bir birinin o saati eline alması gerekir.
Bu, saatin en dürüst ayrıntısıdır. Süreklilik kendiliğinden olmaz; her nesil kendi payını kurar.
format_quote"Bin yıllık ibrenin ilerlemesi için her iki günde bir birinin o saati eline alması gerekir. Süreklilik kendiliğinden olmaz."
Hasan Bekmezci
Amadeus’u tek adet yapan şey ise mekanizma değil, kabuğu. Kasanın bütün yüzeyleri elle oyulmuş; barok bir dilde, yaprak kıvrımları, kıvrık dallar, taranmış zeminler. İşi yapan usta Alman gravürcü Florian Güllert ve çalışma yaklaşık beş yüz saat sürmüş, yani neredeyse üç ay.
Burada teknik bir zorluk var ve gözden kaçıyor. Gravürcüler geleneksel olarak altın, gümüş ya da yumuşak çelik üzerine çalışır; bu metaller kaleme temiz bir talaş verir, kesim kenarı düzgün çıkar ve hata bir ölçüde geri alınabilir. Titanyum bunların hiçbiri değildir. Serttir, kalemi çabuk körletir, kesilirken yırtılmaya meyillidir ve ısındığında yapışır. Bir titanyum yüzeye barok bir zemin taraması yapmak, mermer yerine granite işlemek gibidir; aynı desen, birkaç kat daha fazla direnç.
Güllert bu yüzden karma bir yol izlemiş: kaba hatlar lazerle hazırlanmış, asıl oyma pnömatik kalemle yapılmış, sonra eğeyle ve elle bitirilmiş. Sonuçta ortaya çıkan yüzeyde iki ayrı doku var; parlak kalan kabartma hatlar ve arkalarındaki taranmış, mat zemin. O zıtlık olmasaydı gravür ışığı yakalayamaz, uzaktan düz bir gri leke gibi görünürdü.
Adının Amadeus olması da tesadüf değil gibi görünüyor. Barok süsleme, bir müzik cümlesinin etrafına asılan bezemelerdir; ana melodi kadar önemli değildir, ama onsuz eser kurur. Bir saat kasasının üzerindeki kıvrımlar da böyledir: mekanizmanın doğruluğuna hiçbir katkısı yoktur ve tam da bu yüzden oradadırlar.
Toplamda yüz yirmi üç saat süren bir montaj, beş yüz saatlik bir gravür ve bin yıllık bir gösterge. Bu rakamları yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan şey bir lüks nesnesi değil, bir zaman tutumudur.
format_quote"Katedral ustası kendi taşını doğru kesip gitti. Bugün o taşın hangisi olduğunu kimse bilmiyor, ama bina ayakta."
Hasan Bekmezci
Katedral ustası kendi taşını doğru kesip gitti. Bugün o taşın hangisi olduğunu kimse bilmiyor, ama bina ayakta. Urwerk’in bu tek parçası da benzer bir şey yapıyor: bir insanın ömründen uzun bir ölçek kuruyor ve o ölçeği tutmayı sahibine değil, sahiplerine bırakıyor.
Bin yıllık ibre bugün hareket etmiyor. Yarın da etmeyecek. Ama her kurulduğunda, onu kuran kişi farkında olmadan çok uzak bir tarihe küçük bir imza atmış oluyor.